
SERMAYENİN SALDIRILARINA KARŞI SINIFIN KOLEKTİF GÜCÜ: MÜCADELECİ SENDİKACILIK
Bugün dünya çapında büyük alt-üst oluşlar ve değişimler yaşanıyor. Yaşadığımız dönemde sendikalar ciddi bir kriz yaşıyor ve varlıklarını sürdürme mücadelesi veriyor.
Sendikal mücadeleyi, geçmişteki mücadele ve örgütlenme anlayışıyla sürdürebilmek gittikçe olanaksızlaşıyor ve yaşanan değişiklikler, yeni sendikal politikalar üretmeyi zorunlu kılıyor.
İçinde yaşadığımız yeni dönemi geçmişten farklı kılan değişimlerin, temelinde iki ana faktör yatıyor. Bunlardan birincisi 1940’lı yılların sonlarından başlayarak yakın döneme kadar süren Soğuk Savaşın bitmesi, iki kutuplu dünyanın dağılması, son yüzyıla damgasını vuran reel-sosyalizm pratiklerinin bir blok olarak tarih sahnesinden çekilmesidir.
İkincisi ise, 1970’li yılların ortalarında başlayan kapitalizmin yeniden yapılanma sürecidir ya da yeni sermaye birikim rejimidir.
Bu iki faktör birbirini koşullamış, etkilemiş, birbirinin gelişme ve sonuçlanmasına yol açan neden ve yönelimleri ortaya çıkarmıştır.
İşçi sınıfına ve emekçi kitlelere dönük büyük bir saldırının dünya çapında uygulamaya konulduğu 80’li yıllar boyunca, kazanılmış bir çok mevzii sermaye tarafından ele geçirildi. Neo-liberal karşı devrim sistematiği, işçi sınıfının her türlü örgütlülüğünü dağıtıp, sermayenin karını maksimuma ulaştırmayı hedefledi. Bu yönde sosyal devlet ilga edildi. Devletin sosyal hizmetlere katkısı giderek azalırken, emekçiler üzerindeki vergi yükü daha da arttı. Sosyal güvenlik kuruluşları eski etkinliğini yitirdi ya da tasfiye edildi. Bir çok ülkede işsizlik görülmemiş boyutlara ulaşırken, işsizlik sigortaları giderek içi boşaltılmış bir içeriğe büründü. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere birçok sosyal hizmet alanındaki devlet sübvansiyonu ya ortadan kalktı ya da önemli ölçüde geriledi. Özelleştirme politikaları bu neo-liberal saldırının en önemli aracı oldu.
Sermaye 1945-1980’lere kadar oluşturduğu zemini terk ederek, sınıfa karşı sınıf politikası izledi. Yeni sermaye birikim modeli ile sermayenin uluslarüstü niteliği giderek daha belirgin bir hal aldı. Ulusal sınırların sermayenin hareketi açısından neredeyse hiçbir öneminin kalmadığı bir dönem başladı. Dünya bir nevi fabrikalaştı. Sermayeye değişik ülkelerin işçilerini birbirlerine karşı kullanma olanağı sağlayan bu gelişmeler, işçi sınıfı açısından enternasyonalist dayanışmanın aciliyetini ve önemini bütün yakıcılığıyla dayatmaya başladı.
Devletin sosyal yönü özelleştirildi. Daha önce devlet, bizim gibi ülkelerde; altyapı yatırımlarının yanısıra üretim ve hizmet sektörlerine kadar söz sahibi olurken, metropollerde; daha çok baraj, yollar vb. gibi altyapı yatırımlarında yoğunlaşıyordu. Bir ekonomik aktör gibi davranıyordu. Üretim rejimi de ona göre belirlenmişti.
1960’lı yılların sonlarına kadar süren büyük ölçekli üretim birimleri şeklinde örgütleniş, hem kamu sektöründe, hem de özel sektörde büyük istihdam olanakları yaratmaktaydı. Uygulanan üretim sistemi (bant ya da Fordizm) niceliksel anlamda yoğun bir işçi kitlesinin çalıştığı, aynı mekan içinde bir ürünün tasarımından başlayarak pazara sunulacak aşamaya kadar bütün işlemlerin yapıldığı üretim yapısına dayanmaktaydı.
Böylesi bir üretim örgütlenmesi görece olarak homojen özelliklere sahip aynı çalışma koşullarına tabilikten kaynaklanan ortak davranma, hareket etme bilincinin gelişmesine de olanaklar sunmaktaydı. Ne var ki 1970’lerden sonraki gelişmeler “kitlesel üretim-kitlesel tüketim” anlayışına göre biçimlenen ve büyük ölçekli üretim birimlerinde ifadesini bulan klasik Fordist üretim örgütlenmesini değiştirmeye başladı.
Yeni süreçte (post-Fordist çalışma rejiminde) pazar sirkülasyonu hızlanmış, daha bol çeşit, yeni ürünler ve “üstün kalite” temel etken olmuştur. Kapitalist ideologlar tarafından “tüketici diktatörlüğü” olarak tanımlanan bu gelişmenin sağlanmasında yeni bir tüketim normunun ve onunla bağlantılı toplumsal değerler sisteminin geliştirilmesi, bu bağlamda reklam sektörü büyük bir önem taşımaktadır.
Sonuçta, pazardaki talep değişiklikleriyle uyumlu olabilecek esnek bir üretim örgütlenmesi gelişmeye başlamıştır. Bu gelişmenin gerçekleşebilmesinin temel koşulu, hızlı model ve ürün değişikliklerini ekonomik kılabilecek çok-amaçlı makinelere olanak tanıyan yeni teknolojilerdir.
Aynı şekilde üretimin küçük parçalara bölünebilen aşamaları, üretimin dev bir fabrikaya dönüşen dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleşmesine olanak sağlarken, sermayenin uluslarüstü örgütlenmesi, tasarım-finansman-dağıtım ağındaki egemenliğiyle birleştiğinde işletme çapları küçülse bile bir adem-i merkeziyetçiliğe değil, tam tersine daha yoğun bir merkeziyetçiliğe neden olmaktadır.
Uluslararası düzeyde yeni bir nitelik kazanan üretim, işbölümü sayesinde uluslarüstü tekeller, esnek davranabilmekte ve farklı ülkelerin ya da üretim biçimlerinin işçilerini birbirlerine karşı tehdit unsuru olarak kullanabilmektedirler.
Geçmişin fabrika içi işbölümü dünya çapında gerçekleşmektedir. Büyük bir sermaye grubuna bağlı olarak ve onun yönlendiriciliğinde üretim yapan çok sayıda küçük üretim birimi, bir yandan birbirleriyle acımasız bir rekabet içinde düşük maliyetli üretim gerçekleştirmekte, öte yandan büyük sermaye gurubunu üretimle ve onun getireceği sorunlarla uğraşmak yükünden kurtarmakta en önemlisi de söz konusu küçük üretim birimlerinden herhangi birisinde doğabilecek üretim aksamasından siparişin ya da üretimin en az etkilenmesine yol açmaktadır. Ya da üretim birimi büyük ölçekli olsa bile, iç örgütlenmesindeki farklılıklar (taşeron uygulaması, işin bazı bölümlerinin başka üretim birimlerinde yapılabilir olması, çok uluslu tekellere bağlı farklı işletmelerin bulunması, üretim birimlerinin eskiye kıyaslandığında çok daha kolay taşınabilir olması) tasarım-finansman-üretim-reklam-pazarlama bütünselliğinde üretimi diğer faktörler arasında en kolay çözülebilir sorun durumuna getirilmiştir.
Esnek üretim modelini, pazarın taleplerine göre ürün çeşitliliği ve kalitesi konusunda oluşabilecek değişikliklere cevap verebilme kapasitesi olmaktan çok, bu üretimin bazı süreçlerinde çıkabilecek sorunlara rağmen, istenilen zamanda ve istenilen miktarda yerine getirilmesini mümkün kılabilecek bir üretim örgütlenmesi olarak tanımlamak gerekir.
Yeni teknolojilerin üretim süreçlerine uygulanmasının en önemli sonuçlarından birisi de, işçi sınıfının iç farklılaşmasını artırmak yönünde olmuştur. Kimileri tarafından “elveda proletarya” söylemleriyle teorileştirilmeye çalışılan bu gelişme, gerek sendikal, gerekse de siyasal düzeyde yeni politikaların geliştirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Bir yandan yeni teknolojilerin gerektirdiği bilgi birikimine sahip nitelikli emek, diğer yandan yine söz konusu teknolojilerin uygulanmasıyla birlikte gittikçe daha mekanik bir özellik taşıyan vasıfsız kol emeği ayrımı gelişmektedir. Geçmişin Fordist fabrikasında benzer niteliklere, yaşam tarzına ve taleplere sahip olan, görece homojen işçi kitlesinin yerine, bugün nitelik, ücret, yaşam düzeyi, alışkanlıklar, beklentiler ve talepler açısından farklılaşmış bir ücretliler kesimiyle karşı karşıyayız.
İşçi sınıfının içyapısında heterojenleşme diye tanımlayabileceğimiz bu süreç kendini çekirdek işgücü ve çevre işgücünün ayrımında daha da somutlanmaktadır.
Çekirdek işgücü (nitelikli emek) bugün özellikle metropol ülkelerde radikal bir farklılaşma içindedir.
Önceleri imalat sanayisindeki işçiler bu özelliğe sahipken, bugün ağırlığı azalmaktadır. Bugün çekirdek işgücü ağırlıkla bilgisayar, haberleşme, uzay teknolojisi gibi teknoloji üretimi yapan sektörlerde yoğunlaşmıştır. Bu süreç aynı zamanda işçi sınıfının kapsamını genişletici ve beyinsel işgücünün proleterleşmesi sürecidir.
Bu işgücü yüksek ücret alabilmekte, belirli oranda rahat imkânlara ve kısmi bir iş güvencesine sahip olabilmektedir.
Diğer yandan dünya çapında çevre işgücünün niceliksel oranının gittikçe arttığı görülmektedir.
Çevre işgücünün en karakteristik özelliği kendi içindeki heterojenliğidir. Bu işgücü ağırlıkta atölye sisteminde sürekli bir hizmet akdine sahip olmadan, geçici sözleşmelerle hiçbir iş güvencesi olmayan bir şekilde çalışmaktadır.
Bu yönleriyle karşımızda, geçmişte aynı mekânda emeklilik yaşına kadar çalışabilen, işçi kuşağından farklı olarak hiçbir sosyal ve ekonomik güvencesi bulunmayan, ağır ve uzun çalışma saatlerinde iş gören, işletmeye geçici sözleşmelerle bağlı, uygulanan ayrımcı politikalar sonucu birbirleriyle ortak duruş noktalarında kaymaların görüldüğü, hatta bazen aralarında çelişkilerin yaşanabildiği bir işçi profili vardır.
Geçmişin klasik hizmet sektörleri (eğitim, sağlık vb.) ağırlıkla devlet eliyle yürütülen kamu hizmetleri olarak görülmekteydi. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında gelişen ve Sosyal Devlet anlayışının bir uzantısı olarak gündeme gelen bu tür hizmet sektörlerinin işçi sınıfının yapısı üzerinde doğurduğu etkilerle ilgili tartışmalar henüz bir sonuca ulaşmamışken, şimdi yeni bir tür hizmet sektörüyle karşı karşıyayız. Bir yandan yukarıda bahsedilen kamu hizmetleri niteliğindeki sektörler, giderek sermayenin kar anlayışına bağlı olarak yeniden düzenlenirken, esas olarak finansman, reklam, tasarım, yönetim ve koordinasyon gibi alanlarda doğrudan özel sektörle ilişkili ve nitelik olarak da farklı bir “hizmet” sektörü kavramı gelişmektedir.
Yeni teknolojilerin sanayiye uygulanmasının en çarpıcı sonuçlarından birisi de, kapitalizme zaten içkin olan yapısal işsizliğin görülmemiş boyutlara ulaşması, bir çok iş türünün ortadan kalkmasıdır. Yeni gelişen sektörlerin yarattığı istihdam alanları da ihtiyaç duyulan nitelikli emek, giderek daha fazla sayıda insan tarafından taşınan bir özellik haline geldikçe, işsizlik kabusu bu kesimin de uykularını kaçırmaya başlamaktadır. Sonuçta iş güvencesi talebi, daha iyi çalışma koşulları ve daha fazla ücret taleplerinin önüne geçebilmektedir.
Bugün karşılaşılan en önemli değişikliklerden bir başkası da, standart istihdam biçimlerinin değişmesi ve düzensiz istihdamın yaygınlaşmasıdır. Part-time çalışma ve eve iş verme biçimleri giderek daha “olağan” çalışma biçimleri olmaktadır. Ayrıca özellikle iletişim sektöründe yaşanan hızlı gelişmeler, evde çalışma şeklinde bir istihdamı mümkün kılmaya başlamıştır. Bugün, çoğu hizmet sektöründe “işyeri” kavramı giderek gereksizleşen ve sadece bir alışkanlık ya da sosyal rahatsızlıklara yol açmama gibi gerekçelerle varlığını sürdüren bir kavram olarak durmaktadır.
SENDİKALAR İŞÇİNİN BÜTÜN YAŞAMINA MÜDAHALE ETMELİDİR.
Bu gelişmelerin sonucunda sürekli ve düzenli istihdama göre örgütlenen sendikaların gücü ve etkinliğini azalmaktadır.
İşçiler açısından ise bütün bu gelişmelerin anlamı açıktır. Sonuçta, tek tek işyeri düzeyinde ele alındığında, işçi sınıfının üretimden gelen gücünün, üretimin belirlenen zaman ve miktarda gerçekleşmesini etkileyebilir olduğu bir dönem sona ermektedir. Bu ise işyeri temelinde ve işkolu bazında örgütlenen sendikal anlayışın varlığını tehdit eder bir niteliktedir. Yeni döneme adapte olamayan klasik sendikal örgütlenmeler zayıflamakta, giderek yok olmak noktasına yaklaşmaktadırlar. Bu gelişmeler karşısında, sınıf temelinde bir sendikal anlayışı savunan kesimlerin de, klasik örgütlenme ve mücadele yöntemlerini aşarak, günün koşullarına uygun bir anlayışı pratiğe geçirmeleri yaşamsal bir zorunluluktur.
Sermayenin işçi sınıfının her düzeydeki örgütlülüğüne yönelik saldırılarının yoğunlaştığı günümüzde; işçi sınıfının organik birliğini ve eşgüdümünü sağlayan, sendikal örgütlülüklerin yeni bir perspektifle donanması yeni döneme uygun mücadele ve örgütlenme yöntemleri geliştirmesi acil bir ihtiyaçtır.
Sendikaların bir bütün olarak yaşadıkları kriz karşısında sınıf eksenli geliştirilecek bir çözümün temelinde anti-kapitalist bir mücadele çizgisinin bulunması kaçınılmazdır.
Mevcut biçimiyle sendikalar ya yok olmak ya da sisteme bütünüyle eklemlenme tercihleriyle karşı karşıyadır. Ne var ki, dünyada yaşanan büyük alt-üst oluşları ve değişimleri ciddiye almayan, bu değişimlerin gerektirdiği örgütlenme ve mücadele biçimlerini yaşama geçiremeyen bir anlayış ne kadar bütün iddialı söylemlerine rağmen bu ikilemi aşamayacaktır.
Üretimin alabildiğine esnekleştiği ve sermayenin uluslar üstü bir niteliğe evirildiği, işsizliğin görülmemiş boyutlara ulaştığı bir dönemde, geleneksel sendikal örgütlemelerle bu gelişmeleri kavramak ve çözüm üretmek mümkün değildir.
Sendikal yapılar, geleneksel anlayış ve yöntemlerin dışına çıkarak, emeğin güncel sorun ve gereksinmelerine cevap verecek yeni program ve stratejiler geliştirmek zorundadır.
Bu anlamda salt örgütlü emeğe değil, örgütsüz emeğe. İşsizlere, kadın, çocuk, göçmen işçilere, marjinal sektörlerde çalışanlara, emeklilere yönelebilmeli işçi sınıfının unsurları arasında organik birliği sağlayacak örgütlenme ve araçlar yaratabilmelidir.
İlk başta görülmesi gereken işçinin, salt işyerinde değil, işyerinin dışında da bir yaşamı olduğudur. Yaşadığı sorunların bir bütünlük ve içiçe geçmişlik taşıdığıdır. Ve bu sorunları aşmak tekil bazı problemleri çözmekle mümkün değildir.
Bundan dolayı sendikal mücadele işçinin hem çalıştığı alana, hem de yaşadığı alana ilişkin projeler üretebilmeli, işçinin işyerleriyle yaşamın sürdürüldüğü her alana, her soruna, her olguya müdahale edebilecek, yapısal bir içeriğe bürünmelidir. Bu alanlar arasında işçi ve kitle inisiyatifinin yaratılması hedeflenmeli, işçinin değişim ve dönüşümünü sağlayacak organlaşmalara gidebilmelidir.
Sınıf mücadelesinin gelişim seyri ve yarattığı pratikler bunu zaten zorunlu kılmaktadır.
Kısaca işyerine yönelik müdahalenin yanında, yaşam alanlarına yönelik faaliyetlerin bir bütünlük içinde yürütülmesi, örgütlenmenin vücut bulacağı temelleri oluştururken işçi sınıfının birliğinin toplumsal maddi zeminini de örecektir.
Sınıf hareketinde ulusal ve uluslararası düzeyde yaşanan deneyimler, sendikal faaliyetin yeni dönemde yeni işlevler kazanmasının zorunluluklarını göstermektedir.
Artık hukuksal sınırlamalarla işlevi ve işleyişi belirlenmiş bir sendikal faaliyetin sonuç alıcı olması mümkün değildir. Sendikal faaliyetin arayacağı kıstas bellidir. O da toplumsal meşruiyettir.
Sendikal örgütlülük bu noktada dünden çok daha anlamlı bir pozisyondadır. İşçi sınıfının sermayenin saldırıları sonucu yaşadığı atomizasyon ve depolitizasyon sürecine karşı, işçi hareketinin yeniden inşası yönünde önemli misyonlar taşımaktadır. Bir anlamıyla sendikal hareketin bir toplumsal muhalefet gücü olarak hareket etmeyi becerebilmesi işçi sınıfını gücünü toparlayabilmesini ve müdahale edebilme yeteneklerini artıracaktır. Bu süreç bir yanıyla depolitizasyon sürecine karşı işçi sınıfının bizzat kendisini siyasallaştırması, bir sınıf olarak sermayeye ve güçlerine karşı hareket edebilmesidir.
Mücadeleci sendikacılık işçilerin sadece işyerinden kaynaklanan sorunları çerçevesinde değil, yaşam alanına ve toplumsal çevresine ilişkin sorunları da kavrar bir bütünlük içinde bu alanlara müdahale eder, projeler üretir.
İşsizleri, marjinal sektörü ve kadınları vb. kesimleri kavramak ancak bu kesimlere gidebilecek kanalları bulmak ve bu kanalları örgütlülükle bütünleştirmekle mümkündür.
Bunun yanısıra mücadeleci sendikacılık bütün toplumsal alanlara yönelik politikalar geliştirebilmeli, bu alanların dinamiklerini kavrayabilmelidir.
Bağımsız sınıf çıkarları zemininde geliştirilecek yeni dönemin sendikal örgütleri her aşamada ön plana çıkarılmalı, işçilerin işyerindeki en küçük sorunundan uluslararası gelişmelere kadar her konuda politikaların oluşturulması, uygulanması ve denetlenmesi aşamalarına bilinçli birer özne olarak katılımlarını sağlamak hedeflenmelidir.
Sendikalar; çalışma alanları ile yaşam alanlarının birlikteliğini sağlayan organizasyonlarla sadece işçilerin değil, işsizlerin, ev kadınlarının, esnafın, memurların, emeklilerin, sakatların, çocukların; kısaca bütün emekçi katmanların örgütlenmesinde taşıyıcı bir işlev yüklenmelidir. Sendikalara bu yönde yol gösterici sınıfın tarihsel pratikleridir. İşyerleri esaslı kurulacak işyeri komiteleri bütün çalışanların kolektif iradesini yansıttığı gibi, kolektif gücünü ve aklını simgeler. Mücadeleci sendikacılık işyerleri esaslı örgütlenmeyi temel alır, işyeri komiteleri bu örgütlenmenin yapıtaşıdır. Sorun sıradan bir işçinin davasının adamı ve aktivist olmasıdır. Mücadeleci sendikacılık sermayenin saldırılarına karşı tek barikattır.
VOLKAN YARAŞIR

219 GÜNDÜR Esenyurt belediyesinde işten atılmalara karşı mücadele eden sendika üyelerimize yeni sendikalı olmak isteyen işçileri esenyurt belediye başkanı işten atmaya devam ediyor.
Sendika Şubemizin işyeri temsilcilerine sendikamızın verdiği 1 günlük eğitim otelde yapıldı.
Esenyurtta 28 Martta tekelde 1 Nisanda eylem yapıldı. Bugüne kadar yapılan eylemlerde eylemlere katıldığımızda yada eylemlere katılmak için çağrılar yapıldığında eyleme katılanlar ile eylemlere gelenlerde görevlerini yapılmış olarak görülür.
GÜVENCESİZLEŞTİRMEYE İŞTEN ÇİKARMALARA DÜŞÜK ÜÇRET POLITIKALARINA KARŞİ ÖRGÜTLEN MÜCADELETİ YÜKSELT BİRLEŞMEK İÇİN HAYDİ 1 MAYISTA TAKSİME...







