
KAPİTALİZMİN KRİZİ VE İŞÇİ SINIFI..!
ABD’de Mortgage kredilerinin ödenmemesiyle başlayan kriz, hızla mali sektöre yayıldı. Ardından etkisini gerçek bir küresel kriz olarak bütün dünyada göstermeye başladı.
2007 yılında geçici ekonomik türbülans, kısa süreli çalkantı gibi tanımlamalarla açıklanmaya çalışılan krizin, finansal bir tsunami olduğu ortaya çıktı. Finansal kriz, 1980’lerin ortalarından itibaren küreselleşme diye tanımlanan bu süreçte yaşanan Meksika, Rusya, Doğu Asya gibi bir dizi krizden farklı olarak, etkisini ve sarsıntısını global boyutta hissettiriyor. Çünkü iflas eden ve çöken tek tek yatırım bankaları ya da Mortgage sistemi değil -hatta bunlar krizin sonucu-, kapitalizmin sinir sistemini oluşturan finansal sistem çöküyor. Uluslararası finans sisteminin simgesi Wall Street batıyor.
Kapitalist kriz sadece sektörden sektöre yayılmıyor, ülkeden ülkeye yayılma özelliği gösteriyor. 2007 yılında % 3,8 olarak gerçekleşen küresel ekonomik büyümenin, 2008 yılında % 1,8’e gerilemesi bekleniyor. Bu açıklamalar bile krizin derinliğini ortaya koyuyor.

1970’lerin başında kapitalizmin içine girdiği kriz yeni bir sermaye birikim rejiminin önünü açmıştı. Aslında bu süreç 1950-1974 arasında izlenen ekonomik politikaların reddiyesi ve reaksiyonuydu. Ve yeni bir konjonktörü ifade ediyordu.
Kapitalist sistem 1950-1974 arasında hem sosyalizm tehdidinden korunmak, hem de 1929 krizini aşmak için bir yeniden yapılanma sürecine girmişti.
Sermaye birikimi sorunu, kitlesel üretim ve kitlesel tüketimi esas alan üretim tekniğine geçilmesi ve devletin ekonomik ve sosyal yaşamda aktif rol oynamasıyla aşılmaya çalışıldı. Devlet ekonomik bir aktör olarak sanayi ve ticarette önemli işlevler gördü. Emekle sermaye arasındaki çelişki refah toplumu uygulamalarıyla azaltılmaya ve nötrleştirilmeye çalışıldı. Sermayenin sınırsız egemenliği “toplumsal barış” ifadeleriyle süslendi. ABD kapitalist dünyanın efendisi olduğunu gösteren adımlar attı. Bretton Woods sistemine bağlı olarak doların küresel pazarda kullanılması ve parasal sistemin dolar üzerinden biçimlenişi II. Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzeninin temel özelliğiydi. Bu bir yanıyla da ABD’nin efendiliğini ve hegemonik bir devlet olma özelliğini simgeliyordu. Ayrıca kültürel, ideolojik, askeri hegemonyasını da taçlandırıyordu. Kapitalist sistem bu dönemde muazzam bir büyüme trendi yakaladı. 1929 krizinin sarsıcı etkilerini aştı.
Sosyalizmi bloke edici tedbirler aldı ve bu yönde etkili sonuçlar elde etti. Kapitalizm altın çağını yaşadı. 1960’ların ortalarından itibaren bu durum değişmeye başladı. Üretimin kitleselleşip, sermaye birikimi merkezileştikçe kar oranlarında kaçınılmaz düşüşler ortaya çıktı. Bir anlamda kapitalizmin değişmez yasaları işliyordu ve kapitalizmin anarşik yapısı devredeydi. Sistem bir uzun dalga krizi içine girdi. Kısaca kapitalist üretim tarzı önündeki engel yine sermaye oluyordu. Sistemin kriz üreten işleyişi kendini dışa vurmaya başladı. Sermayenin yüksek karlılık ihtiyacı krizi tetikliyordu.
Sermayenin karlılığını hızla artıracak düzenlemeler gündeme sokuldu. Sanayi sektöründe yaşanan kar oranlarındaki gerileme, finansal aktiviteler ve spekülatif kazançlarla giderilmeye çalışıldı.
1950-1974 arasında sosyalizm tehdidi karşı ve sermaye birikim ihtiyacına uygun devletin ekonomik ve sosyal yaşamdaki rolü terk edildi. Başta sağlık, eğitim, sosyal sigorta sistemi, ulaşım metalaştırıldı ve hızla sermayenin hizmetine sunuldu. Yaşamın her alanı sermayenin hizmetine açıldı.
Piyasa anarşisinin doğrudan sonucu olan aşırı üretim, eksik tüketim kaynaklı problemler kredi araçları devreye sokularak engellenmeye çalışıldı. Ayrıca sermaye üretici olmayan sektörlere doğru kaydı. Son 25 yılda üretici ve üretici olmayan sektörler arasındaki denge hızla bozuldu. Üretici olmayan sektörler muazzam oranda gelişti. Üretici olan sektörler ise maliyetlerin yüksekliğinden dolayı ağırlıkla Uzak Asya’ya doğru kaydı. Hatta Uzak Asya merkez ülkelerin tedarikçisi konumuna geldi. Sermayenin üretici sektörlere yatırılmaması, dünya ekonomisinde muazzam bir mali bir şişkinliğe yol açtı. Türev piyasalarda yaşanan bu süreç dünya ekonomisini sanallaştırırken, krizin mayalanmasına neden oldu. Bunun yanında üretici sektörlerdeki kar oranlarının düşme eğiliminin devam etmesi, krizi tetikleyen faktör oldu. Bu süreçte enerji ve mal fiyatlarında büyük artışlar görüldü ve gıda krizleri yaşandı. Sistem iç kasılmalarını yaşıyordu.
Bugün finansal krizin kaynağını oluşturan ABD’de 1960’ların ortalarından sonra üretici sektörlerde kar oranları düşmeye başladı. Önlem olarak sermaye hızla finansal yatırımlara yöneldi. Bu gelişmeye bağlı olarak 1980’lerin ortalarında üretici sektörlerde kar oranlarının yükseldiği görüldü. Bunun temel nedeni sektörlerin bir rantiye gibi davranması, karlarının büyük bir kısmını finansal spekülasyonlarla elde etmesiydi. Finansal spekülasyon ve rantlar, sanayi karlarındaki gerilemeyi telafi ediyordu. Kapitalizmin mabedi ABD’deki bu olgu aslında bir anlamda dönemin genel eğilimini simgeledi. Bugün finansal spekülasyonun boyutu inanılmaz bir noktaya ulaştı. Bazı yorumlara göre dünya yıllık üretimi 60 trilyon doları buluyor, bu rakamın on katı, yani 610 trilyon dolar dünya finans piyasalarında dolaşıyor. Kısaca finansal şişkinlik ya da köpük dünya ekonomisini giderek sanallaştırıyor.
Bugün kapitalizmin merkez ülkelerinde sermayenin kar oranlarını sürdürebilmesi için finansal spekülasyonlara ihtiyacı var ya da finansal spekülasyona bağımlı durumda (bu durum kapitalizmle belirli bir entegrasyon düzeyi olan çevre ülkeler için de geçerlidir. Türkiye dahil, bu ülkelerde sermaye sanayi sektöründeki gerileyen karlarını faaliyet dışı finansal spekülasyonların getirdiği karlarla besleyerek ayakta kaldı). Kısaca yaşananlar küreselleşme diye tanımlanan dünya ekonomisinin doğrudan ürünüdür. Dünya ekonomisi depresyon karakteri taşıyan bir krize doğru sürüklenmektedir. Ve kriz konjonktürel değil, kapitalizmin ontolojisinin dışavurumudur. Bu ontoloji anarşi ve kaos sistemidir.
KAPİTALİST SİSTEM ÇOK BOYUTLU BİR KRİZ YAŞIYOR
Finansal kriz sistemin çok boyutlu krizini açığa çıkardı. Emperyalist hegemonya krizi bunlardan biri. Küreselleşme sürecinde dünyanın toplam değerlerinin büyük bir kısmını kendine transfer eden, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde rejimlerin çöküşüyle imparatorluk projeleri yapan, 11 Eylül sonrasında bu yönde adımlar atan ABD, yeni süreçte bırakın imparatorluk projesini gerçekleştirmeyi hegemonyasını bile tartıştırır konuma düştü.
ABD’de bir yandan eşitsiz gelişim yasasının işlemesi, öte yandan Ortadoğu bataklığında sıkışmışlığının sonucu, hegemonyasını kurmakta ciddi problemler yaşıyor.
AB hızla ve derinden soft bir biçimde nüfuz ve ekonomik alanlarını genişletmeye başladı. Ayrıca bir emperyalist blok olarak askeri gücünü konsantre ediyor. Ekonomik olarak kristalize bir güç olan AB, askeri zafiyetini hızla aşmaya çalışıyor. AB’nin NATO’yla ilişkisi ve son krizde ABD’ye karşı aldığı tavır bundan sonra AB’nin daha özerk politikalar izleyeceğini gösteriyor.
ABD’de mali kriz dalgasının yayılmasıyla AB’nin iki başat ülkesinin takındığı tutum ilginçtir. Alman hükümeti hemen ABD’yle mesafe koyma gereği duydu. Bush’un krizi bloke etmek için 700 milyar dolarlık sermaye enjeksiyonuna katkı yapma talebini reddetti. Bush yönetimini kredi sisteminde uluslararası kuralları çiğnediği için sorumlu tuttu ve suçlu ilan etti. Bu tutum ABD’nin ve NATO’nun özellikle Doğu Avrupa’daki ataklarına sınır koyma tavrıyla birlikte ele alınmalıdır.
Bu arada Fransa’nın “rasyonel” bir kapitalizmin inşası için çağrıda bulunması ve diplomatik ataklar yapması önemlidir. Fransa’nın G-8’in genişletilme teklifinde bulunması, Hindistan, Güney Afrika, Brezilya ve Meksika’nın G-8’e katılmasını istemesi statüko sarsıcıdır. Bu tavırlar emperyalist-kapitalist sistemde ABD hâkimiyetini zafiyete düşürücü gelişmelerdir. AB’nin yavaş ama nüfuz edici, agresyonu ikinci plana alan, uluslar arası dengeleri gözeten, mali ve ekonomik istikrara daha fazla önem veren tavrı emperyalist blok olarak etki gücünü yaymasını kolaylaştırmaktadır.
AB’nin bu yönü önümüzdeki dönemde emperyalist hegemonya krizinde etkili sonuçlar doğurabilir.
Rusya Putin’in otoritaryan politikaları sonucu hızla toparlanma sürecine girdi. Eski Sovyetler Birliği topraklarında bir yandan ABD’nin ve NATO’nun ataklarını bloke etmeye çalıştı, diğer yandan bu bölgeleri kendisinin stratejik alanı olarak ilan etti. Emperyal vizyonunu bu coğrafyalarda inşa etmeye başladı. Daha önce Çeçenistan savaşı, doğalgaz ve petrolü stratejik bir silah olarak kullanması ve son olarak Gürcistan işgali emperyalist hegemonya savaşlarında Rusya’nın da “artık bende varım” dediği pratik oldu. Gürcistan işgali, bu yönüyle emperyalist hegemonya krizinin açık göstergesi olarak önem taşıdı.
Çin ise kapitalist sistemi kilitleyecek özellikleri, hızlı kalkınma trendi ve muazzam militarize gücüyle ve dünyanın değişik bölgelerine sermaye ihracıyla önemli bir emperyalist özne olarak dünya siyasetine ağırlığını koymaktadır. Çin’in Rusya, AB, Latin Amerika, Hindistan, Afrika ilişkileri güçleniyor.
Çin emperyalist hegemonya krizinin bir kutbu olarak öne çıkmaktadır. Finansal krizin Çin’in ekonomik modelini tartışılır kılması dikkatleri Çin’e odaklamıştır. Ekonomik milliyetçilik yöntemlerini kullanan ve devlet kapitalizminin bir versiyonu olan Çin emperyalizminin yeni dönemde model ülke olarak öne çıkması muhtemeldir.
Japonya Uzak Asya’nın İngiltere’si olma konumundan hızla uzaklaşıyor.
Hem bölgede, hem dünya çapında etki gücünü yayıyor. Dünya’nın değişik alanlarında sermaye ihracatıyla öne çıkan Japonya, bulunduğu coğrafyanın en önemli militarize gücü olarak dikkat çekiyor. İki kutuplu dünya döneminde ABD’nin etki alanında kalan Japonya bugün hızla özerkleşiyor, ekonomik gücüyle azımsanamayacak bir ağırlık kazanıyor. Askeri şekillenmesini de sessizce koordine ediyor.
ABD’nin 11 Eylül’den sonra askeri gücüne dayanarak dünyayı yeniden kendi imparatorluk emellerine göre şekillendirme ve yeni emperyal güçlerin yükselmesini engelleme isteği hüsranla sonuçlandı.
Emperyalist hegemonya krizi sürüyor ve derinleşiyor. Yeni jeo-politik emperyalist özneler ve bloklar arası gerilim ve çatışkının ana kaynaklığını yapacak.
Finansal krizin yaşandığı evrede ABD’nin temsilciler meclisinden 700 milyar doların ilk görüşmede geçmemesi, öte yandan bir trilyon dolara yakın savunma bütçesinin hemen geçmesi ABD’nin yeni dönemdeki eğilimlerini göstermektedir. ABD yaşadığı ekonomik krizi emperyalist savaşları yaygınlaştırarak aşmaya çalışabilir. Yeni jeo-politiğe uygun agresyon politikalarını yoğunlaştırabilir. Fakat diğer emperyalist özne ve blokların boş durmayacağı ortadadır. Dünya emperyalistler arası çelişkilerin yoğunlaşacağı ve artacağı bir döneme giriyor.
KRİZİN SINIFA ETKİSİ VE NE YAPMALI..?
Yaşanan kriz salt finansal değil, sistemsel özellikler taşımaktadır. Uluslararası sınıf hareketi bu krizi örgütlü bir duruşla karşılayabilseydi kapitalizmin yıkımına yol açan sonuçlar yaratılabilirdi. Ne yazık ki sınıf hareketinin örgütsüzlüğünden dolayı kriz, bütün sarsıntısına rağmen kapitalizmin çöküşünü beraberinde getirmeyecek. Çünkü kapitalizmi yıkacak tek güç işçi sınıfı ve onun siyasal öncüsüdür.
Genel olarak uluslararası işçi hareketi ve Türkiye işçi sınıfı dağınık ve örgütsüz bir durumdadır. Kapitalizmin çürümüşlüğü bütünüyle ortaya çıktığı halde sınıf hareketinin zayıf ve şekilsiz olması en büyük problem olarak önümüzde duruyor. Kriz bu anlamıyla bütün yıkıcı sarsıntısına rağmen, kapitalizmin yenilenmesine dönüşebilir.
Sermaye yaşanan koşullarda krizin bütün yükünü işçi sınıfı ve emekçiler üzerinden çıkarmaya çalışacak. 2008 Eylül’den bugüne 1 milyonun üzerinde işçinin işten atılması bunun somut göstergesidir. 2010 yılında OECD rakamlarına göre dünya çapında 25 milyon kişi işsiz kalacak. Türkiye’de ise muhtemel sayının 1- 1.5 milyon işçinin işsiz kalacağı hesaplanıyor. Yine toplu tensikatların yaygınlaşması yüksek bir olasılıktır. Ayrıca ücretlerin baskılanması, çalışma koşullarının ağırlaştırılması, fazla çalışmanın yaygınlaştırılması, en temel hakların gaspı gündeme gelebilir. Kıdem ve ihbar tazminatlarının kaldırılması tartışmalarının gündeme getirilmesi boşuna değildir. Özellikle sendikalı işyerlerinde baskılar artacaktır, sistemli sendikasızlaştırma operasyonları yoğunlaşacaktır. Toplusözleşmelerde kriz bahanesiyle 0 sözleşmeler dayatılabilir ve dayatılmaktadır.
İşsizlik, umutsuzluk, geleceksizlik yaygınlaşacaktır. Bu koşullarda en başta işçi sınıfı bulunduğu mevzileri korumalı, özellikle sendikalar kendilerine dayatılan sınıf uzlaşmacı ve işçileri boyunduruk altına alan toplusözleşmeleri reddetmelidir.
Bugün Ronta işçileri, Esenyurt Belediye işçileri, Sinter, E-Kart, Entes işçileri sınıfın onurunu ve davasını mücadelelerinde yansıtıyorlar.
Kriz sonrası benzer onlarca işyerinde işgali direniş ve grevler yaşandı ve bundan sonra da yaşanacaktır. Sorun bu eylemlerin lokal düzeyden çıkartılıp havzaları, hatta illeri tutuşturmasıdır. Unutulmasın her kriz anı sınıflar mücadelesinin muazzam derecede keskinleştiği ve büyük potansiyellerin açığa çıktığı anlardır. Bugün bozkırda küçük küçük yanan alevler olan yani lokal direnişlerin yaygınlaştırılması, sınıfın direncinin, moral gücünün, kararlılığının da ifadesi olacaktır.
TÜSİAD’ın açıkça ilan ettiği gibi şirket ve bankaların 140 milyar dolarlık dış borcu bizim değildir. Yaşanan krizden emekçilerin hiçbir sorumluluğu yoktur. Bütün sorumluluk sermayeye aittir. İşçi sınıfı “krizin bedelini krizi yaratanlar ödemelidir” şiarıyla hareket etmelidir. Bu aynı zamanda çürümüş ve kokuşmuş kapitalizmin teşhirinin ilk adımıdır.
İşçi sınıfı “hiçbir şeyi üstlenmiyorum” diyerek kendine yüklenen her türlü uygulamaya karşı birlik ve dayanışmasını yaratmalıdır. Bugün işsizliğe, açlığa, geleceksizliğe karşı sınıfın birlik olma günüdür.
En ufak hak gaspı, işten atılmalar ve tensikatlara karşı bir taban örgütlenmesi olan direniş komiteleri kurulmalıdır. Bu komiteler işyeri işyeri, fabrika fabrika, atölye atölye, sanayi bölgesi ve havza düzeyinde yaygınlaştırılmalıdır. Özellikle sendikalı işçiler sermayenin her saldırısına karşı sektörel bazda yaygın eylemlerle cevap vermeli ve iç örgütlülük hızla sağlanmalıdır. Çünkü en ufak hak gaspı toplu işten atılmaların, tensikatların başlangıcı olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bahane hazırdır, kriz var.
İşçi sınıfı “işsizliğe, geleceksizliğe, açlığa karşı işyeri komitelerinde birleş” şiarını öne çıkarmalıdır. İşyeri komiteleri kolektif irademizi yansıtan bir örgütlenme olduğu kadar, bir savaş, savunma ve direniş örgütlenmesidir. İşyeri komiteleri bizim tarihsel örgütlenmemiz olan taban örgütlenmemizin bir biçimidir. Kriz sermayenin azgın saldırganlığının başlayacağı bir dönem olacaktır. Bu saldırıların boşa çıkartılması ancak örgütlü bir duruşla mümkündür.
İşçi sınıfı “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” sloganını hayata geçirmelidir. Görev sınıfın bağımsız, birleşik gücünü açığa çıkarmaktır. Özellikle taban örgütlenmelerinin sendikalı sendikasız, güvenceli güvencesiz, marjinal sektörde çalışan bütün işçilerin hayata geçirmesi gereken silahımız olduğu unutulmamalıdır. İşsizliği, açlığı ve geleceksizliği ancak bu örgütlenmelerle aşabiliriz. Artık ağızlarda tek bir slogan olmalıdır: Kahrolsun Kapitalizm, Yaşasın İşçilerin Birliği!
VOLKAN YARAŞIR

219 GÜNDÜR Esenyurt belediyesinde işten atılmalara karşı mücadele eden sendika üyelerimize yeni sendikalı olmak isteyen işçileri esenyurt belediye başkanı işten atmaya devam ediyor.
Sendika Şubemizin işyeri temsilcilerine sendikamızın verdiği 1 günlük eğitim otelde yapıldı.
Esenyurtta 28 Martta tekelde 1 Nisanda eylem yapıldı. Bugüne kadar yapılan eylemlerde eylemlere katıldığımızda yada eylemlere katılmak için çağrılar yapıldığında eyleme katılanlar ile eylemlere gelenlerde görevlerini yapılmış olarak görülür.
GÜVENCESİZLEŞTİRMEYE İŞTEN ÇİKARMALARA DÜŞÜK ÜÇRET POLITIKALARINA KARŞİ ÖRGÜTLEN MÜCADELETİ YÜKSELT BİRLEŞMEK İÇİN HAYDİ 1 MAYISTA TAKSİME...










